Lulu, annesi ve erkek kardeşi ile yaşayan 14 yaşlarında bir kız çocuğudur. Ailece küçük bir kasabaya yerleştiklerinden bir süre sonra kardeşine gizemli bir yıldırım çarpar, bu beyaz ışık aslında 19. yüzyılda yaşamış Herman Hartmann’ın ruhudur.
Lulu, Herman’ın ruhunun kardeşini esir aldığını farkeder ve birlikte hummalı bir maceranın içine dalarlar.
Kayıp Sırlar Adası, Harry Potter’ı andıran ve ilk kez bu kadar efekt kullanan bir Danimarka yapımı olarak göze çarpıyor. Çocuk filmi gibi görünse de, birçok yaştan seyirci çekeceği muhakkak.
Büyük okyanusların ve buzulların sevimli ev sahipleri penguenlerin sörf sporunun ilk yaratıcıları oldukları düşünülürse Penguenler Arası Dünya Sörf Şampiyonası’nın ne kadar heyecanlı geçeceğini tahmin edebiliriz.
Büyük dalgaların arasında, son derece heyecanlı, tehlikeli ve risk dolu bu yarışmanın arka planında yaşanan komik ve macera dolu olayları keşfetmeye hazır mısınız?
Oyuncak Hikayesi 2′nin yönetmen ve senaristi olarak tanıdığımız Ash Brannon ve Tarzan’ın yönetmenliğini yapan Chris Buck’ın yönetmen koltuğunda olduğu Surf’s Up, sizleri hem sevimli penguenlerin dünyasına hem de heyecanlı bir yarışmaya davet ediyor!
“İlk Aşk”, iletişimin uzun sessizlikler aracılığıyla kurulduğu, sevginin es geçildiği bir topluluğa ayak uydurmaya çalışan Mason‘ın, kasabaya yeni taşınan Danny, ile tanışmasıyla kasvetli hayatının kurtuluşunu aşkta bulmasını konu alıyor.
Annesiyle birlikte yeni bir hayata başlamak üzere kasabaya gelen Danny, kısa süreli rastlaşmaların ardından Mason ile yakınlaşır. Günlük hayattaki açmazlardan, kendisini çevrelemiş uçsuz bucaksız doğayla vakit geçirerek kaçınmaya çalışan Mason, samimiyeti ve güzelliğinden etkilendiği Danny sayesinde zihnini sıkıntılarından soyutlamaya çalışır. Ne var ki, katı kuralları ve işi arasında gidip gelen babasının vurdumduymazlığı, kocası ile arasındaki iletişimsizliğinin çaresini alkol ve haplarda bulmaya çalışan annesi, savaşın üzerinde bıraktığı izlerin içinde yaşadığı gerçeklik ile tek bağı olan büyükbabası, Mason‘ın duygularında gelgitlere neden olur.
Oyuncular
Erol Günaydın (Komutan Vahit)
Gazanfer Özcan (Palyaço)
Nejat Uygur (Gazi Cemal)
Toron Karaca (Yorgo)
Cihat Tamer (Tayyar Müdür)
Yıldız Kenter (Melek)
Ali Sürmeli (Muhtar)
Arif Erkin (Ahmet)
Salih Kalyon (Hacı Murat)
Cezmi Baskın (Sabri )
Mahsun Kırmızıgül (Ali)
Sarp Apak (Reşat)
Necmi Yapıcı (Ömer)
Yavuz Bingöl (Hıdır)
Zeynep Tokuş (Nazlı)
Yapımcılığını Murat Tokat ve A. Levent Öngör‘ün üstlendiği senaryosunu kaleme alan Mahsun Kırmızıgül‘ün aynı zamanda yönettiği ve rol aldığı “Beyaz Melek” bir aşkın öyküsüdür. Bu aşk öyküsü, iki insanın birbirine duyduğu aşk değil bir grup insanın hayata ve birbirlerine duyduğu aşk ve sevgidir.
Filmde Doğu‘dan Batı‘ya, mekteplisinden okul görmemişine, şehirlisinden köylüsüne, gencinden yaşlısına herkesin yaşayıp etkileneceği sevginin her türlü motifi hem duygusal, hem de esprili bir dille anlatılıyor. Kalplerimizi ısıtan tüm anlar ve bizi biz yapan tüm değerlerimiz belki de daha önce hiç düşünmediğimiz şekilde “Beyaz Melek” de seyirciyle buluşuyor. Ve “Beyaz Melek” diyor ki: “Sevgi, insanoğlunun asla yarına ertelenmeyecek en büyük ve en görkemli eylemidir.”
KONU:Ali ve Reşat, beyin kanseri olan babaları Ahmet‘i kemoterapi görmesi için İstanbul‘a getirmiştir. Ahmet ağır tedaviye daha fazla katlanmak istemediğinden hastaneden kaçar. Oğulları peşine düşer ancak Ahmet onlardan kaçmayı başarır. Kaçarken kendini bir huzurevinde bulur. Huzurevi sakinleri, Ahmet‘in çocukları tarafından terk edildiğini sandıkları için orada kalması konusunda ısrar ederler. Zorlukla konuşabilen Ahmet durumu kabullenir. Ali ve Reşat, Ahmet‘i huzurevinde bulurlar. Ama mutlu göründüğü için bir süre orada kalmasına ses çıkarmazlar. Babalarının son günlerini mutlu geçirmesi, belki hiç işe yaramayacak ama çok acı verebilecek bir tedaviden daha önemlidir. Huzurevi sakinlerinin her birinin kendi hikayeleri ve dramları vardır. Ahmet bunları öğrendikçe onlara daha yakınlaşıp her birini tek tek çok sever.
Ahmet‘in misafir olduğu günün hemen ertesinde huzurevi sakinlerinden Yaşar Hoca ve Nebahat evleneceklerdir. Bu insanları çabucak benimseyen Ahmet düğün masraflarını karşılamak ister. Elbirliğiyle güzel bir düğün yaparlar. Bununla yetinmeyen Ahmet, çiçeği burnunda çifti balayı için Diyarbakır‘daki köyüne davet eder. Üstelik diğer huzurevi sakinleri de bu geziye davetlidir. Belki geriye kalan yıllarında böyle bir fırsatı bir daha yakalayamayacak olan bu yaşlı insanlar, teklifi coşkuyla kabul ederler. Hep beraber kiraladıkları bir minibüsle yola çıkarlar. Ancak yolculukları hiç sakin geçmez. Onlar için asıl macera bu yolculukla birlikte başlayacaktır.
İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemleri… Amerikan askerleri, Japon’ların kontrolündeki Iwo Jima Adası’nı ele geçirmektedirler. Çok kanlı geçen çıkartmanın ardından, beş Amerikan askeri, adadaki dağın zirvesine çıkarak zafer simgesi olarak Amerikan bayrağını dikerler. Kahraman ilan edilen bu askerlerin savaştan sonra evlerine döndüklerinde yaşadıkları çelişkili durumlar üzerinde duran film, gerçekler ile içi boş kahramanlıkların arasındaki farkı anlatmayı amaçlıyor.
Amerika tarafından ele geçirilen bu adanın daha sonra atılacak atom bombasının kullanılması için de önemli bir stratejik merkez olmuş olduğunu ekleyelim.
Bu savaştan sağ kurtulan askerlerden bir olan James Bradley’in anılarından yola çıkılarak yazılan aynı adlı romandan uyarlanan filmde, Clint Eastwood, amacının bir tarafı tamamen ‘iyi’ ya da tamamen ‘kötü’ olarak göstermeden, gerçek kahramanların aslında yitip gidenler olduğunu anlatmaya çalıştığını belirtiyor. Eastwood’un olaya bir de Japonlar açısından bakabilmek için eş zamanlı olarak Letters from Iwo Jima’yı da çektiğini belirtelim.
Kristie St. Clair, görünüşte bir kadının hayal ettiği her şey sahiptir: yakışıklı ve başarılı bir koca, şirin mi şirin bir kır evi, Londra’da iyi bir iş ve sevgili oğlu Dylan. Kristie’nin hayatı mükemmel olabilirdi; tabii eğer, evlilik gecesinde yaşadığı travmatik olayların ve oğlunun doğduğu gün ortadan kaybolan arkadaşları Elizabeth ve Jack Plummer’ın oğulları Sammy’nin hatıraları geri dönmüş olmasaydı.
Kristie’nin en iyi arkadaşı bir cinayete kurban gittiğinde ve esrarengiz bir taksi şoförü ona çok eski bir parşömen verdiğinde, kendi kocası ve Elizabeth Plummer’ın da dahil olduğu şeytani bir plan yavaş yavaş kendini göstermeye başlar. Ancak ne kilise ne de polis kadının hikayesine inanmayacaktır.
Öz oğlu Dylan, gerçekten Şeytan’ın çocuğu olabilir mi?